Köşe Yazarları

Huckabee'nin Hayali: ABD Diplomasisinin Çöküş Anı mı?

TEMEL ÇIKARIM: Huckabee'nin açıklamaları ABD'nin Orta Doğu'daki tarafsız arabulucu rolünün sonu oldu; bundan sonra bölge güç dengeleri Çin, Türkiye ve İran gibi alternatif aktörlerin etkisiyle şekillenecek. Türkiye, hem İslam dünyasında liderlik hem de İsrail ile dolaylı ilişkilerini koruyarak çifte strateji izliyor.

ZA
Zeynep ArslanDış Politika
...
2 görüntülenme

22 Şubat 2026 sabahı New York'taki BM binasında yaşanan sahne, belki de Amerikan diplomasisinin son yetmiş yılına çakılan bir mezar taşıydı. 14 ülkenin temsilcileri – Türkiye, Mısır, Ürdün, Suudi Arabistan, Endonezya, Malezya'dan AB üyelerine kadar – kürsüye çıkarak ABD'nin İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee'yi adeta yargıladılar. Huckabee'nin daha bir hafta önce Tel Aviv'de söylediği "İsrail'in Orta Doğu'nun tamamı üzerinde kontrol kurması kabul edilebilir" cümlesi, diplomatik bir kriz yaratmakla kalmadı; Washington'ın bölgedeki güvenilirliğini neredeyse sıfıra indirdi. Ama asıl soru şu: Bu çıkış gerçekten bir büyükelçinin 'dili sürçmesi' miydi, yoksa Trump 2.0 yönetiminin fiilen benimsediği ama yüksek sesle söyleyemediği bir strateji miydi?

Tarihin Tekerrürü: 1967'den 2026'ya Aynı Film

Huckabee'nin söylemi aslında yeni bir şey değil. 1967 Altı Gün Savaşı'ndan bu yana İsrail'in sağ kanat siyaseti, "Büyük İsrail" hayalini hep canlı tuttu. Ancak bugüne kadar hiçbir ABD yönetimi – Reagan'dan Bush'a, Clinton'dan Obama'ya – bu hayali açıkça desteklemedi. Hatta 1991 Madrid Barış Konferansı'nda dönemin Dışişleri Bakanı James Baker, İsrail Başbakanı Yitzhak Shamir'e "Yerleşimleri durdurmazsanız bir çivi bile vermeyiz" demişti. O gün 400 milyon dolarlık kredi garantisi askıya alınmıştı.

Şimdi 2026'dayız ve bir ABD büyükelçisi, sadece yerleşimleri değil, İran'dan Mısır'a tüm bölgenin İsrail kontrolüne girmesini "kabul edilebilir" buluyor. Bu, 1948'den beri süren dengeler sisteminin resmen çöpe atılması anlamına geliyor. BM Genel Kurulu'ndaki 14 ülkenin tepkisi, bu nedenle sadece diplomatik nezaketten ibaret değil; hayatta kalma içgüdüsüyle ilgili. Çünkü Huckabee'nin tarif ettiği dünya, Suudi Arabistan'ın, Mısır'ın, Ürdün'ün egemenlik haklarının inkârı demek.

Türkiye'nin Tavrı: Pragmatizm mi, Prensip mi?

Bu 14 ülke arasında Türkiye'nin bulunması ilk bakışta şaşırtıcı değil gibi görünebilir – sonuçta Erdoğan hükümeti Filistin davasında hep sesli oldu. Ama detaylara baktığınızda Türkiye'nin pozisyonu aslında çok daha karmaşık. Ankara, bir yandan BM kürsüsünde Huckabee'yi kınarken, diğer yandan İsrail ile enerji ve savunma sanayi alanında dolaylı kanallar üzerinden ilişkilerini sürdürüyor. 2025'in son çeyreğinde Türkiye'nin İsrail'den doğalgaz ithalatı %14 artmıştı – resmen değil, Yunanistan ve Mısır üzerinden.

Bence Türkiye burada iki oyun birden oynuyor. Birincisi, İslam dünyasında liderlik iddiasını korumak için Filistin kartını kullanmak. İkincisi, ABD ile ilişkilerde tampon mekanizma oluşturmak. Çünkü Trump yönetiminin F-16 satışını onaylaması, Türkiye'nin NATO içindeki konumunu güçlendirmesi ve Doğu Akdeniz'deki enerji haklarını koruyabilmesi, Washington ile doğrudan çatışmadan kaçınmayı gerektiriyor. BM'deki kınama, bu dengeyi korumak için sembolik bir hareketti – bedeli düşük, kazancı yüksek.

Huckabee Kim, Neden Önemli?

Mike Huckabee sadece sıradan bir diplomat değil. Eski Arkansas Valisi, Evanjelik Hristiyan lider ve Fox News'te on yıl boyunca prime-time programı olan biri. Evanjelik kesim, Trump'ın seçmen tabanının yaklaşık %26'sını oluşturuyor ve bu kesim için İsrail'in toprak genişlemesi teolojik bir zorunluluk. Huckabee'nin İsrail büyükelçiliğine atanması, Trump'ın bu tabana "Sizi unutmadım" mesajıydı. Ama bu atama aynı zamanda Amerikan diplomasisinin profesyonellikten uzaklaşıp ideolojik kamplara bölünmesinin de göstergesi.

Tarih boyunca ABD büyükelçileri – Daniel Kurtzer, Martin Indyk, David Friedman bile – İsrail-Filistin meselesinde dengeli kalmaya çalıştı (Friedman'ın kendi sağcı eğilimlerine rağmen). Huckabee ise bu dengeden tamamen vazgeçti. O, diplomat değil, misyoner. Ve bu misyonerlik, ABD'nin bölgedeki tüm müttefiklerini – Suudi Arabistan, BAE, Mısır, Ürdün – karşısına aldı.

Karşıt Perspektifler: Kimin Haklı Olduğu Önemli mi?

Tabii ki Huckabee'yi destekleyenler de var. İsrail Başbakanı Netanyahu'nun koalisyon ortakları – Ben-Gvir ve Smotrich – bu açıklamaları "cesaret" olarak nitelendirdiler. Onlara göre Orta Doğu'da kalıcı barış ancak İsrail'in bölgesel hegemon olmasıyla mümkün. Argümanları basit: "1948'den beri denenen her barış girişimi başarısız oldu. Belki de güçlü bir İsrail, bölgede istikrar getirecektir."

Diğer yandan, Türkiye dahil 14 ülkenin argümanı da net: Uluslararası hukuk, egemen eşitlik ve kendi kaderini tayin hakkı. Bu ilkeler çiğnenirse, sadece Filistin değil, tüm bölge savaş alanına döner. Mısır Dışişleri Bakanı Sameh Shoukry'nin BM'deki konuşması çarpıcıydı: "Eğer toprak genişlemesi meşru görülürse, yarın Nil'in doğusu da tartışmaya açılır."

Ben her iki tarafın da belirli noktalarda haklı olduğunu düşünüyorum – evet, mevcut barış süreci işlemiyor ve evet, İsrail'in güvenlik endişeleri gerçek. Ama Huckabee'nin önerisi, çözüm değil, felaketin reçetesi. Çünkü Orta Doğu'da hegemonya kurmak isteyen her güç – Osmanlı, İngiliz, Sovyet – sonunda çöktü. İsrail de istisnası olmayacak.

Benim Tezim: ABD'nin Kredi Kartı Tükendi

"Huckabee'nin açıklamaları, ABD'nin Orta Doğu'daki aracılık otoritesinin sona erdiğinin ilanıdır."

Kanımca, bu olay tek başına bir kriz değil; Washington'ın bölgedeki rolünün yapısal değişiminin semptomudur. Camp David Anlaşmaları'ndan (1978) Oslo Sürecine (1993), Madrid'den Annapolis'e kadar ABD'nin gücü, tarafsız hakem olarak algılanmasından geliyordu. Clinton, hem Rabin'i hem Arafat'ı ikna edebiliyordu çünkü her ikisi de Washington'ın adil olduğuna inanıyordu (en azından göreceli olarak).

Huckabee sonrası bu inanç yok. Suudi Arabistan, BAE, Mısır artık ABD'yi tarafsız görmüyor. Bu ülkeler alternatif arayışa girdi bile: Çin'in 2023'te İran-Suudi Arabistan arasında yaptığı aracılık bunun habercisiydi. Eğer Washington İsrail'in sınırsız genişlemesini destekliyorsa, Riyad ve Abu Dabi Pekin'le konuşmaya devam edecek.

Türkiye açısından bu durum hem fırsat hem risk. Fırsat, çünkü ABD'nin boşluğunu dolduracak bölgesel bir aktör olma şansı var. Risk, çünkü Ankara ne tam Batı'da ne tam Doğu'da; denge kurmak zorunda. Bence önümüzdeki altı ayda Türkiye, hem İsrail ile dolaylı diyaloğu sürdürecek hem de İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) içinde daha aktif rol oynayacak.

3-6 Ay Sonrası: Somut Öngörüler

Haziran 2026'ya kadar şunları bekliyorum:

1. Suudi Arabistan, İsrail ile normalleşme sürecini askıya alacak. Riyad, 2025 sonunda neredeyse anlaşmaya yaklaşmıştı ama Huckabee'nin açıklamaları sonrası Veliaht Prens bin Salman geri adım atmak zorunda kalacak. Çünkü içerde muhafazakar kesimin tepkisi çok sert oldu.

2. Türkiye ve Mısır, Doğu Akdeniz'de ortak deniz tatbikatı yapacak. Bu, hem Yunanistan'a hem İsrail'e mesaj olacak: "Bölgedeki dengeleri tek başınıza belirleyemezsiniz." Ankara ve Kahire, 2024'ten beri yakınlaşma sürecinde ve bu kriz bunu hızlandıracak.

3. BM Güvenlik Konseyi'nde yeni bir karar tasarısı oylanacak ve ABD veto edecek. Bu veto, Washington'ın izolasyonunu pekiştirecek. İlk kez Fransa ve Almanya bile ABD'den farklı oy kullanabilir.

4. İran, Lübnan ve Suriye üzerinden İsrail'e karşı dolaylı baskıyı artıracak. Tahran, Huckabee'nin açıklamalarını "ABD-İsrail saldırganlığı" olarak kullanacak ve Hizbullah ile Hamas'a destek artıracak. Temmuz 2026'da Gazze'de yeni bir çatışma dalgası beklenebilir.

Son Söz: Diplomasi Öldü, Yaşasın Jeopolitik

Huckabee'nin sözleri, diplomatik bir skandal olmanın ötesinde, daha büyük bir gerçeğin itirafı: 1945 sonrası kurulan uluslararası düzen artık işlemiyor. Güçlü olan kazanıyor, zayıf olan mağdur oluyor. BM kınamalarının, nota verilmelerinin, "uluslararası hukuk" haykırışlarının hiçbir somut karşılığı yok. İsrail yerleşimleri kurdu, ABD tanıdı, Arap ülkeleri kınadı, hiçbir şey değişmedi.

Belki de Orta Doğu için tek gerçekçi yol, idealizmi bırakıp çıplak güç dengelerine bakmak. Türkiye bunu anladı gibi görünüyor – hem Filistin'i savunuyor hem de kendi çıkarlarını koruyor. Suudi Arabistan öğreniyor. Mısır zaten biliyordu. Ama küresel sistem için bu, karanlık bir dönüm noktası. Çünkü diplomasi öldüğünde, savaş kapıya dayanıyor.