Köşe Yazarları

Brüksel'de Başlayan Zirve, Ankara'nın 63 Yıllık Hesaplaşmasıdır

TEMEL ÇIKARIM: Türkiye-AB zirvesi tam üyelik değil, pragmatik ortaklık üzerine kurulu yeni bir dönemi başlatıyor. Gümrük birliği güncellemesi ve kademeli vize kolaylıkları 2026 sonuna kadar somut kazanımlara dönüşebilir, ancak genel normalleşme 2027'yi bulacak.

ED
Elif DemirSiyaset
...
2 görüntülenme

1963 yılında Ankara Anlaşması'nı imzalayan Türkiye'nin AB serüveni, bugün Brüksel'de yeniden kritik bir kavşağa geldi. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın katıldığı bu zirve, sıradan bir diplomatik temas değil; Türkiye'nin 2016 sonrası AB ile yaşadığı en ciddi müzakere denemesidir. Ancak şunu sormak lazım: Bu görüşme gerçekten iki tarafın da istediği bir buluşma mı, yoksa karşılıklı pragmatik zorunluluklardan doğan bir 'mecburiyet masası' mı?

Haberin metni kısa ama içerdiği üç konu başlığı Türkiye'nin son altmış yılının özeti gibi: vize serbestisi, gümrük birliği güncellemesi ve genel ilişkilerin normalleşmesi. Her biri ayrı ayrı kapanmayan dosyalar. Vize serbestisinin 2016'da 72 kriterden sadece 7'sinin yerine getirilememesi bahanesiyle askıya alınmasından bu yana tam 10 yıl geçti. Gümrük birliği ise 1995'ten beri asimetrik bir şekilde Türkiye'yi AB'ye bağımlı kılan, ancak Türkiye'ye müzakere gücü vermeyen bir mekanizma olarak işliyor. Ve genel ilişkiler? 2019'dan sonra neredeyse donma noktasındaydı.

Peki bugün ne değişti de masaya yeniden oturuldu? AB'nin Türkiye'ye ihtiyacı mı arttı, yoksa Türkiye'nin AB'ye yaklaşma stratejisi mi değişti? Bu soruların cevabı, aslında küresel güç dengelerindeki tektonik kaymalarda saklı.

AB'nin Türkiye İhtiyacı: Mültecilerden Enerji Koridorlarına

2015-2016 mülteci krizinden sonra imzalanan geri kabul anlaşması, AB için Türkiye'yi vazgeçilmez kıldı. Türkiye, 3,6 milyon Suriyeli mülteciye ev sahipliği yaparak AB sınırlarına olan baskıyı fiilen durdurdu. Ancak bugün tabloya yeni bir faktör eklendi: enerji güvenliği. Rusya-Ukrayna savaşı sonrası AB'nin enerji kaynaklarını diversifiye etme çabası, Türkiye'yi kritik bir transit ülke haline getirdi. Güney Gaz Koridoru üzerinden Azerbaycan gazının Avrupa'ya taşınması, Türkiye'nin jeoekonomik değerini artırdı.

Ayrıca, AB'nin genişleme politikası yeniden hız kazandı. Ukrayna ve Moldova'ya aday ülke statüsü verilmesi, Balkanlar'daki sürecin hızlanması, AB'yi 'güvenilir ortak' olmaya zorluyor. Türkiye'yi tamamen dışarıda bırakarak bu genişlemeyi yönetmek, AB için stratejik bir risk yaratıyor. Çünkü Türkiye, hem Balkanlar'da hem Kafkasya'da hem de Ortadoğu'da AB'nin ihtiyaç duyduğu istikrar faktörü.

Türkiye'nin Hesabı: Ekonomi ve Legitimite

Diğer taraftan Türkiye'nin AB ile yakınlaşma ihtiyacı da pragmatik temellerde yükseliyor. 2023-2024 döneminde yaşanan ekonomik kriz, TL'nin değer kaybı ve enflasyon, Ankara'yı dış yatırım arayışına itti. AB, Türkiye'nin en büyük ticaret ortağı: 2025 verilerine göre Türkiye'nin ihracatının %41'i AB ülkelerine yapıldı. Gümrük birliğinin güncellenmesi, Türkiye'ye hem ticaret hacmini artırma hem de uluslararası anlaşmalarda özerklik kazanma fırsatı sunuyor. Şu anki gümrük birliği, Türkiye'nin AB'nin üçüncü ülkelerle yaptığı anlaşmaları otomatik kabul etmesini gerektiriyor ama Türkiye o anlaşmalarda söz sahibi değil. Bu asimetri, 30 yıldır Ankara'nın AB'ye şikâyetinin temelinde.

Vize serbestisi ise hem ekonomik hem de siyasi bir sembol. Türk iş dünyası, AB ülkelerine vize almadan seyahat edebilmeyi rekabet avantajı olarak görüyor. Siyasi olarak ise, Erdoğan için bu 'somut kazanım' anlamına geliyor. 2026 yılında yerel seçimlerden sonra 2028 genel seçimlerine doğru giderken, AB ile ilişkilerde ilerleme göstermek, hem iç siyasette hem de uluslararası arenada Erdoğan'ın elini güçlendiriyor.

Farkli Perspektifler: İyimserler ve Şüpheciler

Türkiye-AB ilişkilerine dair iki temel okuma var. İyimser kamp, bu zirvenin '2016 sonrası yeni sayfa' açacağına inanıyor. Bu görüşe göre, hem AB hem Türkiye artık pragmatizmi esas alıyor; ideolojik tartışmalardan uzaklaşıp somut işbirliği alanlarına odaklanıyor. Gümrük birliğinin güncellenmesi, göç yönetiminde yeni mekanizmalar ve vize kolaylıkları bu sürecin ilk adımları olabilir.

Şüpheci kamp ise 'yine aynı film' diyor. AB'nin Türkiye'ye verdiği sözleri tutmadığını, kriterlerin sürekli değiştiğini hatırlatıyorlar. 2016 vize serbestisi için 'terörle mücadele yasası' şartının konması, 2019'da Doğu Akdeniz'deki gerilimlerin ilişkileri donma noktasına getirmesi, AB'nin çifte standart uyguladığının göstergeleri olarak sunuluyor. Bu kampa göre, bugünkü zirve de 'fotoğraf operasyonu'ndan öteye gitmeyecek; somut adım atılmayacak.

Benim Tezim: Sınırlı Ama Stratejik İlerleme Kaçınılmaz

Ben her iki kampın da kısmen haklı olduğunu, ama gerçeğin ortada bir yerde olduğunu düşünüyorum. Türkiye-AB ilişkisi artık tam üyelik üzerinden değil, 'stratejik ortaklık' modeli üzerinden şekillenecek. Tam üyelik hem Türkiye'nin hem AB'nin gündeminde gerçekçi bir hedef değil. Ancak bu, ilişkinin donması anlamına gelmiyor. Tersine, pragmatik işbirliği alanları genişleyecek.

Gümrük birliğinin güncellenmesi muhtemelen en somut kazanım olacak. Çünkü bu hem AB'nin Türkiye'yi ekonomik olarak yanında tutma ihtiyacına hem de Türkiye'nin ticaret hacmini artırma arzusuna cevap veriyor. Ancak bu güncellemede Türkiye'nin özerk ticaret anlaşmaları yapabilme hakkı muhtemelen sınırlı kalacak — AB bu konuda tam taviz vermeyecek.

Vize serbestisi konusunda ise kısmi ilerleme beklenebilir. Örneğin, iş insanları ve öğrenciler için kolaylaştırılmış vize prosedürü gelebilir. Ancak Schengen vizesinin tamamen kalkması için AB'nin istediği 'yargı reformu' ve 'terörle mücadele mevzuatı' gibi kriterler hâlâ Ankara için çıta oluşturuyor.

3-6 Ay Sonrası İçin Öngörüm

Bu zirveden sonraki 3 ay içinde, Haziran 2026'ya kadar, gümrük birliği için teknik çalışma gruplarının kurulacağını ve yol haritası çizileceğini öngörüyorum. Temmuz 2026'da ise vize kolaylıkları için kademeli uygulama başlatılabilir — önce iş dünyası ve akademisyenler için. Ancak genel vize serbestisi 2026 sonuna kadar gelmeyecek; bu süreç 2027'nin ilk çeyreğine sarkar.

Türkiye-AB ilişkilerinde tam normalleşme değil, 'kontrollü yakınlaşma' dönemi başlayacak. İki taraf da birbirini tamamen kucaklamayacak ama zorunlu ortaklığın farkında olarak pragmatik adımlar atacak. Erdoğan için bu, 2028 seçimlerine giderken 'AB ile ilişkileri düzelttim' anlatısı sunacak; AB için ise Türkiye'yi Rusya ve Çin ekseninden uzak tutmanın maliyeti olarak görülecek.

Sonuç: 63 Yıllık Yolculukta Yeni Bir Mola

Ankara Anlaşması'ndan bu yana Türkiye-AB ilişkisi, sürekli 'ümit' ve 'hayal kırıklığı' arasında salındı. Bugün Brüksel'de başlayan zirve de muhtemelen bu ikilem arasında bir yerde duracak. Ne tam üyelik hayali gerçekleşecek, ne de ilişki tamamen kopacak. Bunun yerine, iki tarafın da kendi çıkarlarını koruyarak sürdürebileceği bir 'stratejik muğlaklık' dönemi devam edecek. Ancak en azından şunu söyleyebiliriz: Bu muğlaklık, tam kopuştan her zaman daha iyi.